4 Eylül 2011 Pazar

Somali, Aguero, Tigana, Beşiktaş, Can Baba'nın Şarabı...

Hem blog'un boş görünmemesi, hem de inceden Beşiktaş muhabbetine başlayabilme amaçlı Forza'dan araklanmış olan son yazım...

İnsana yeryüzündeki herşeye sahip olabilmek gibi bir ayrıcalık verilmemiştir.
Maddi olarak her istediğini elde edebilecek güce sahip bir insan dahi manevi yönden eksiklik yaşar, boşluk hisseder.
Hayatta hiçbir zaman hiçbirşeyin tam olamayacağını görür.
İşte tam bu noktada, insanı evrendeki tüm organizmalardan ayıran akıl mekanizması devreye girer.
Bu mekanizma insana hayatını kendi istekleri doğrultusunda şekillendirme fırsatı verir.
İnsanın yaşam kalitesini ise aklıyla yöneldiği tercihler belirler.

***

Her tercihin tercih eden açısından diğer alternatiflere göre bir cezbedici yanı vardır.
Biz bize muhabbetlerde bu duruma "tav olmak" denir.
Tercih edilen bir aşksa, seven sevdiğine Mecnun'un Leyla'ya baktığı gözle bakar.
Duyduğu aşktan ise aşıklıktan başka bir beklentisi yoktur, işin gönül tarafıyla daha ilgilidir.

***

Biz Beşiktaş'ı sevenlere insanlar bir garip gözle bakarlar.
Çünkü tuttuğu takımı haftada doksan dakikadan ibaret gören tayfanın raconuna terstir hikayemiz.
Takımının radyolarda istek misali çalınan o meşhur marşının iki dizesini ezberleyerek taraftarlık taslayıp kalecisini sorduklarında google'a yazanlara inat,
Beşiktaşlının hayatı Beşiktaş'tır.
Üstelik Beşiktaş yıllarca ezilmiş, hakkı yenmiş, ülke sınırları içerisinde üçüncü büyük intibası yaratılmış bir takımdır.
Fenerbahçe-Galatasaray rekabeti dünya derbisi diye allanıp pullanırken Beşiktaş bu rekabetin haricinde ve gölgesinde gösterilir.
Hatta futbol tartışılan bir ortamda Fenerbahçeli ile Galatasaraylı birbirini yerken Beşiktaşlı onları izler, beşer, şaşar, güler.
Mevzuya ağırlığını koymaması, söyleyecek sözü olmamasından değil, kendisini Beşiktaşlıdan başka anlayacak bir düzenin bulunmamasındandır.

***

Peki aklıyla, gönlüyle Beşiktaş'ı tercih edenler deli midir?
Dünya derbisi geyiğinde taraf olmak, her sene her yolu deneyerek şampiyonluk ya da kupalar almak dururken,
Neden sürekli sırtından hançerlenen ve gölgelenen Beşiktaş'ı seçmiş ve neden kendini materyalizmin kollarına bırakmamıştır?
Neden Beşiktaşlı çocuklar arkadaşlarının kendilerine hava atmaları pahasına hala Beşiktaş'ı tercih etmektedirler?
Beşiktaş neden bir "tercihtir" kendisine benzer bir alternatif bile kalmayan bu düzende?
Neden boğaza nazır lüks lokantalarda çatal bıçakla balık yemek yerine salaş bir taburede olta lüferi ve rakıya tav olunur?
Makyajı bol, kumaşı az ablalar, kabarık hesaplar, karaktersiz ama yıldız topçular, afisi bol ama şerefi az puanlar ve kupalar;
Neden hitap etmez bize?
Futboldaki üç puanlık sisteme tam puanlık bir kroşe vurma dürtüsü ruhumuza hangi deliliğin bir armağanıdır?
Tüm bunlara rağmen Beşiktaş diyenleri anlayabilmek için, Beşiktaşlının yüreğinde yatanı dikizlemek gerekir.

***

Sistemin Beşiktaş'ı ikinci plana atma çabasına, sisteme muhalefet ederek cevap verir Beşiktaşlı.
Düzen dedikleri çıkmaz sokağın yutabildiği her nesne ve oluşumdan daha dirayetlidir.
Onun olmayacak, onlardan olmayacak ve onlara benzemeyecektir.
Bir itirazı varsa boşuna değildir, bir isyanı varsa sapına kadar gerçektir.
Sermaye karşısında işçiyi 1-0 öne geçiren golü de Beşiktaş taraftarı atar,
Endüstriyel futbola karşı Necip'i, Muhammed'i de Beşiktaş taraftarı alkışa tutar.
Kendisinden olmayanı, mevcutta ya da güçte daha az olanı harcama temalı yaşanan hayatlarda,
Bir aslan sürüsünün tek başına su içen bir ceylanı harcadığı National Geograpich özentisi kaypak zaferler dünyasında,
Beşiktaşlı, tek başına kurdun ağzından lokmasını korkmadan çekebilen kartaldır.
Çünkü helal lokmanın yeri kurtlar sofrası değildir, olmamalıdır.
Beşiktaşlının kitabında insanlar gücüne, parasına, ırkına, rengine göre yargılanmaz.
Dünya için ifade ettikleri değerle ölçülürler.
Dünya dediysek, bu dünya için değil, çocuklara bırakmayı hayal ettiğimiz dünya için değerli olabilmek önemlidir.
İşte bu yüzden İspanya'da Eto'o hedef alınarak yapılan ırkçı tezahüratın tasası bize düşer.
Bu yüzden Çernobil'e bir futbol maçı vasıtasıyla gider yapma gereği duyarız.
İşleyen düzenden bir cacık anlamadığımız için devrim türküleri söyleriz, hayalperestlikten değil.
Devrim derken siyasi bir derdimiz de yoktur, bizimkisi bir çeşit kafa tutuştur.
Sahaya giren baykuşa çivili kramponla vurup öldürmeyiz, bir martıyı tutar kanadından ve incitmeden maçı izleyebileceği bir yere alırız.
Önce vapurda simit atıp sonra canına kıymayız, kaşık ucuyla verip kepçeyle geri almayız.

***

Sözün özü, bu hayatta bir kısa çöptür Beşiktaş.
Uzun çöpten elbet bir gün hakkını alması beklenen,
Ve dünyanın kendisiyle en alakasız coğrafyasında barınan güçsüz bir kısa çöpe dahi umut olabilecek bir güçtür.
Bir gün bir hakkı yenen, bir ezilen, bir dışlanan "Bak Beşiktaş başardı, biz de başarabiliriz." dediğinde,
O gün bir Hakkı Yeten topu yine ağlara yollayacaktır.

***

Farklı ya da sıradışı olabilmek için sergilenen bir tutum değildir Beşiktaşlılık.
Beşiktaşlının davası, Beşiktaşlı olduğu için bu kurt kapanına çanak tutmayarak ezber bozmaktır.
Endüstriyelliğin futbolu sollayarak hayatın bütününe metastaz yoluyla nüfus edişine, kurduğu son barikatla tedavi umudu olabilmektir.
Dünya üzerinde istediği futbolcuyu istediği an parasını basıp almaktansa,
Beşiktaş formasını üzerinde görmek istediği futbolcunun gelip gelmeyeceğine dair papatya falları bakıp nöbet tutabilmektir.
Herhangi bir zenginlikten çok hayattaki dik duruşu önemser Beşiktaşlı.
Manchester City deplasman otobüsünde Aguero, PSG taraftar forumlarında Pastore konuşuluyor olabilir.
Şu anki süreçte Kobe Bryant'ın emaneten gelme ihtimalinden gelip geçici bir uslupla bahsediyorsak da,
Bizim otobüsteki esas konumuz hala sayısaldan vurulan ikramiyenin kallavi bir miktarıyla Afrika'ya kaç ekmek alabileceğimizin hesabıdır.
Tigana'ya J'Taime diye bağırdıysa bu tribün, aldığı sonuçlardan değil, uzattığı ellerden dolayıdır.
Aguero, Pastore, Kobe ya da bir başkasının ederinin Somali'nin açlığını tarihten silebileceği düzende,
Beşiktaşlının gönül tabelasında Hayat 1-0 Futbol yazar.
Tabi taraftarın bu tutumunun Beşiktaş adına karar verenler düzeyine de yansıması en büyük dileğimizdir.
Bir Kapalı Üst kombine fiyatıyla kaç annenin feryadı dinebilir?
Bir forma fiyatına kaç çıplak çocuk giydirilebilir?
En vahimi de bu durum böyle giderse daha fazla kazanmak zorunda olan kaç insan daha onların hakkını da yiyecektir?
Daha fazla şeye sahip olmak, bunun için daha fazla kazanmak, daha fazla kazanmak için daha çok kişinin lokmasına el atmak,
Bu bize göre değildir.
Kombine ve forma satışlarının azlığından şikayet edilecekse, bu sadece taraftarın suçu da değildir.
Lakin eğer bu tevazudan gideceksek isteklere de gem vurmamız gerekir. Kobelenmeyi istemenin sonu Lubeleşmek olabilir.

***

Beşiktaş'ın bu şike davasından aklanacağı hususunda, tam da anlattığım bu sebeplerden ötürü umutluyum.
Futbolu bu hale getirenler, dünyayı bu hale getirip futbolu dünyaya uyduranlardır.
Futbolda kazanma ihtirasına futboldan kazanma fırsatçılığını ekleyenler kümesinde Beşiktaşlı bir elemanın bulunması olanaksızdır.
Çünkü başından beri bu kokuşmuş düzenin tam karşısında duran Beşiktaş, şimdi bu oyunun bir parçası olamaz.
Beşiktaş kazanmak için her yolu mübah saymaz. Derdi maç ya da para kazanmak değil, hak kazanmaktır.
Sayısaldan vuran parayı Afrika'ya havale etmesi de bundandır.
Hayatın çarkına bir çalım daha atabilmek, sonrasında hakkaniyete atılan adrese teslim bir pas.
Vurkaç ve kırbaca gerek kalmadan temiz bir gol vuruşu...

Sonra o Beşiktaşlı Sayısal talihlisi, karnı doyabilen Afrikalı çocukları düşünür, keyiflenip cila atmak ister.
Büfeye çok borçlanmıştır, bir otuzbeşlik daha yazdıramayacaktır.
Elini cebine atar, birkaç bozukluğa ulaşır.
Cebindeki parayla alabileceği ise;
Can Baba'nın yarım kalan şarabıdır...

***

Çarpılmazsak yeni sezonda da Beşiktaş çatısı altında buluşmak üzere.
Allah çarpsın çok seviyorum Beşiktaş'ı.
Eyvallah...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder