19 Eylül 2011 Pazartesi

Beleştepe Mezunu

Mahallede bir zamanlar söylenerek arşınladığı toprak yol üzerinde neşeyle top oynayan çocukları izliyordu.
Hepsinin ilerde olmak isteyeceği abiydi.
Buralarda dünyaya gelen birçoğunun hayal bile edemeyeceği bir hayatın sahibiydi.
Ama simsiyah camın ardından onları izlerken hiçbiri kadar mutlu olmadığını farketti.
Onlar kadarken o da buralarda top koşturur, ayakkabısına verdiği en ufak bir hasarı annesinden dayak yiyerek öderdi.
O zamanlar tek hayali bugünkü gibi bir hayattı.
Yırtılan ayakkabısının, dizleri parçalanan pantolonunun yerine hemen yenisini alabileceği bir hayat.
Bu yüzden boyun eğmeyeceği, azar işitmeyeceği bir hayat.
Ve o zamanlar bir gün çocukluğunu özleyeceğini söylese biri, o biçim güler geçerdi.
Üstelik okumaya şartlandırılmış ve ailesinin umudu olabilme yükü yüklenmiş bir gençlik beklemekteydi onu.
Ve hayat gittikçe çekilmezleşmekteydi.

***

Bir tek dayanma gücü, bir tek omuz vereni, ciğerine takviye olan tek bir nefesi vardı.
Ezildiği yüke veryansın ederken bu hayattan kurtulmak için gece gündüz çalışmalar,
Kitap üzeri uykular ve ders çalışmak için arkadaşta kalma yalanı ile kaçılan Beşiktaş maçları.
Hatta izin tüm haftasonunu kapsayan cinsten çıkmışsa bir gece öncesinden bilet kuyrukları.
Oysa bilet almak şöyle dursun, okula bile tabanvayla giderdi.
Dolmuşla gittiğinde tüm günü aç geçirirdi çünkü.
Bilet kuyruklarında hep en arkaya atardı kendini, parası olmadığını belli etmemek için.
Genelde sırasını şehir dışından gelenlere verirdi, o kadar yoldan gelmişti insanlar.
Betonda yatar uyurdu, sabah oradan giderdi okula.
Cuma günleri hem yayan hem aç geçerdi.
Yemeğe ya da dolmuşa vereceği parayı maç gününde kendisine yarenlik edecek biraya ayırırdı.
Haftasonu peder - elde olmayan nedenlerden- keserdi harçlığı çünkü.
Maçlar genelde Cumartesi olurdu.
Yollarda aç bilaç geçen Cuma'nın gecesinde bilet kuyruğunda sabahlarken yorgunluğunu unuturdu.
Acayip makaralar vardı orada, çok kral dostluklar da.
Elbette ekmeğini - suyunu bölüşecek bir Kartal bulunurdu.
Cumartesi akşam üzeri elinde birasıyla Beleştepe'ye çıkarken görülürdü hep.
İnönü'de ev sahibi nasıl Beşiktaş ise o da Beleştepe'de kendini öyle hissederdi.
Orada da kafa çocuklar vardı, hatta boş durmayıp birlikte tribüne bile ayak uyduruyorlardı.
Maç biter, deplasman haftasının ayrılık hüznü çökerdi.
Üstelik o gece eve de gidemezdi.
Nefesinde hala biranın ayak izleri olabilirdi, peder bunu çakozlarsa çok fena falso alırdı hayatı.
Maç, bilet, Beleştepe diyemezdi ki.
Hem evin tuvaleti dışardaydı, bira içilen bir gece için o ev yanlış mekandı.

***

Hayatını bu rutine oturtmuş giderken,
Ve hatta herşey ona "her zamanki gibi" gelirken, farkında olmadığı şeyler de vardı.
Yüreğindeki siyah beyaz saçı ve sakalına düşmüş babacan bir Kartal onu gözlüyordu.
Bilet kuyruğu - Beleştepe güzergahlı yolculuğundan da haberdardı üstelik.
Bu kez bir Pazar akşam üzeri, o gence belli etmeden takip etti ve Beleştepe'ye çıktı.
Yer sordu, buyur edildi.
Sonra o esrarengiz gençten konuşmak için izin istedi.
Beleştepe'nin ev sahibi kendi mekanında sorgulanıyordu.
Diklenerek ve dikleşerek kabul etti konuşmayı.
Babacan Kartal kestirmeden gitmiş, ne iş diye sormuştu.
Genç olanı ise nasıl tufaya geldiğini sorguluyor ama herşeyi de dürüstçe anlatıyordu.
Sakalına ak düşenin yanağına yaş düşmüştü.
Elini uzattı cebine. Kapalı üst kombinesini çıkarıp bıraktı delikanlının avuçlarına.
Hazine muadili hediyesi kabul görmedi, Beşiktaşlı adama borçlu kalmak yakışmazdı çünkü.
Nihayet buna da bir formül bulundu, kombineye karşılık açılmamış bir bira ve Beleştepe krallığı babacan kartala devrolundu.
"Neden" diye sordu Kapalı'ya doğru yol alırken.
"Buraları özledim evlat." cevabını aldı.
Anlayamadı belki, ama fazla da üstelemedi.
Geçti Kapalı'ya ve vedalaştı gırtlağıyla.
O doksan dakika ona, ait olduğu yerin orası olduğunu kanıtlamıştı.
Maç sonu Beleştepe'de buluştuklarında kombineyi iade ederken ciğeri sızlamıştı.
İlk kez bir maç çıkışı direk eve yollandı.
Sesinin kısıklığına "şifayı kapıp eve bu akşam dönme" bahanesini uydurarak.
Eve kadar yürürken bir ton şey geçmişti aklından.
Pes etmek yoktu, okuyacaktı.
Bir gün iade etmek zorunda kalmayacağı bir Kapalı kombinesine sahip olmak için,
Bir gün hem yemek yiyip hem bira içip hem maça gelebilmek için,
Bir gün bir başka Kartal'ı Kapalı'ya yollayabilmek için okuyup kazanacaktı.
Ve kazanabilmek için bir ceza biçti kendine.
Kapalı, üniversiteyi kazanana kadar Beşiktaş'ı gördüğü son adres olacaktı.
Böylece ne yapar eder kazanırdı, sene kaybına tahammülü olamazdı.

***

Ve tıpkı sağlı sollu gelen Beşiktaş ataklarının sonucu gibi beklenen olmuş, Kartal hedefi 90'dan vurmuştu.
Kazandığı okul, arzu ettiği tek yer, Beşiktaş'a en yakın yerdi: Yıldız.
Artık maçlara tek tabanca değil, arkadaş grubuyla gidiyordu.
Ve artık imece usulüyle mi olur çift turnike mi bilinmez, bir şekilde kendini Kapalı'ya atıyordu.
Beşiktaş aşkının sırtını sıvazladığı yıllarda okulun nasıl gittiğini anlatmaya gerek var mı?
Yıldız'ın dereceli ve aşırı derecede Beşiktaşlı Kartalı, mezuniyet töreninde de siyah beyaz bayrağı göndere çekiyordu.
Elindeki o diploma ve referanslarla kuvvetle muhtemel havada kapacaklardı, öyle de oldu.
İlk işi kendisine onca umut bağlayan ailesini mutlu etmek olacaktı.
Kendisini Beşiktaşlı yapan, omzunda maça götüren babasını,
Kış bastırdığında siyah beyaz kaşkollara saran anasını,
Sokakta patlak bir topun peşinden biri Metin - biri Amokachi olup koşturdukları biraderi,
Ve evde bir Beşiktaş bestesi söylendiğinde tünekten tüneğe atlayan,
Muhabbet görünümlü maket Kartal Süreyya'yı alıp semtin göbeğinde onlara yakışan bir eve yerleşti.
Sonra biri kendine biri biradere iki Kapalı üst,
Pedere televizyon koltuğu - Dreambox - nargile,
Anneye örgü için siyah beyaz yün iplikler alıp yollandı mabede her maç akşamı.
Önce Şairler, sonra Kazan, en son Kapalı ve gelsin bir sonraki hafta.

***

Zaman geçti.
Anne ve babaları mutlu mesut göçtü gitti.
Biraderi yine Yıldız'da okuttu.
Evlendi.
Karısı hamileyim dediğinde hemen gidip aldı çubukluyu ufaklığa.
Sonra ismine karar verince yazdırdılar arkaya "Metin - 11"
Birader de evlendi, yeğenine de ilk formayı amcası almıştı çoktan.
Amokachi olur mu lan diye sordu birader adı için, saçmalamamaya karar verip Tayfur dediler sonra.
Çocuklar da aynı Beşiktaşlılıkla fakat babalarının zorluklarını yaşamaksızın büyüyorlardı.
Zaman aktıkça herşey değişiyor, kaptanken Tayfur'un isim babası olan Havutçu Beşiktaş'ın hocası oluveriyordu.
Ufaklığın havası görülmeye değerdi. Beşiktaş'ın hocasının adını taşıyordu.
Ne okursa okusun mesleği şimdiden belliydi onun da.
Kötü geçen bir sezonun son 9 haftasında Tayfur Hoca kendisini asaleten atıyordu patronluğa.
Artık çocuklar Tayfur Hoca ile gelecek şampiyonluğun umuduyla bekliyorlardı yeni sezonu.
O sene ufaklık olan Tayfur ilkokula başlayacaktı ayrıca.
Ve ne gariptir, Beşiktaş'ın o sezon İnönü'deki ilk lig maçı, Tayfur'un siyah önlük beyaz yaka giyeceği ilk günün akşamıydı.
Pazartesi...
Ama buruktu ortalık.
Kaptan, hoca, isim babası, üstelik küçük bir kız babası Tayfur Hoca kafesteydi.
Ufaklık bunu duyunca maça gitmek istememişti.
O gitmeyince Metin de su koyuvermişti.
Birader de çocukları sakinleştirmek için kalınca tribünde olacak Kartal sayısı 1'e düşmüştü o akşamlık.
Hal böyleyken bir burukluk doldu içine.
Arabadaki bozukluk kumbarasına attı elini, bir bira aldı ve çocukluğunun tozlu sokaklarına yollandı tabana kuvvet.
Oradan yürüyerek Beleştepe'ye çıktı.
Çocuklara gişeden bilet alacaklardı ama yanında kendi kombinesi vardı.
Beleştepe'nin yeni ev sahiplerinden birine takıldı gözü, son nefesi çekmekle meşguldü sigaradan.
Delikanlı dedi, al bunu gir Kapalı'ya. Maçtan sonra burada buluşuruz, verirsin.
Karşılığında delikanlının iki fırt çekilmiş birasına tav oldu.
"Neden" diye sordu çocuk,
"Buraları özledim" dedi.
Maç sonu kombineyi alıp yollandı evine "yine" yayan.
Yüzünde bir gülümseme vardı herşeye rağmen.
Bu mutluluğu sebebi Beşiktaş'ın galibiyetinden de öteydi.
Yıllar önce üniversite sınavına hazırlanırken bir ağabeyin biletiyle Kapalı'ya adım atan genç,
Bugün aynı yolu bir başka Kartalın kanatlarına açmıştı.
Üniversite biteli yıllar oldu belki ama, o yıllarca barınak bellediği Beleştepe'den diplomasını bugün almıştı.

***

Zaman yine ilerledi, günlerden Cuma'ydı.
Yeğen Tayfur okuma - yazmayı ilerletmekteydi.
Bugün ilk defa yardım almadan istediği bir kelimeyi yazacaktı tahtaya.
Siyah önlük beyaz yaka, kara tahta beyaz tebeşire hürmeten BEŞİKTAŞ yazdı koca harflerle.
Akşam eve kadar dayanamadı, babasına müjdeyi okul çıkışı verdi.
"Ben bugün tahtaya "BEŞİKTAŞ" yazdım."
Babası karşılıksız bırakmadı oğlunu.
"Kartallar kafesten çıktı oğlum. Yarın maçta Tayfur Hoca'yı göreceksin."
Artık maç saatine kadar herkese haramdı uyku.
Erkenden attılar ilk adımı mabede.
Maçın başlamasına artık az kalmıştı. Yeğen Tayfur gördüğü herşeyi sorguluyordu.
Derken boyunlarında Beşiktaş atkısı, siyah takım elbiseli 2 kişi elele yürüdüler Kapalı'nın çağrısına.

- Amca bu kim?
- Tayfur Hoca oğlum.
- Ya yanındaki?
- O da Serdal amca, Quaresma'yı getiren adam.

Ve santrayla gelen üçlüyle maç başladı.
Düdük çalar çalmaz da açıldı pankart.
Yeni yetme talebe kekeleyerek okumaya başladı.

İL-Mİ O-KUL-DAN HA-YA-TI BE-ŞİK-TAŞ-TAN.
Ve ilginçtir, “bu ne demek” diye kimseye sormadı.

Yeni eğitim - öğretim yılında Beşiktaşlı yavrulara başarılar.
Optik Başkan misali kanaat notu verenleri bol olsun.
Eyvallah.

http://forum.forzabesiktas.com/viewtopic.php?f=1&t=42173

11 Eylül 2011 Pazar

Osvaldo Nartallo'yu Özlemek...

Rıdvan Dilmenli Mc Donalds' reklamlarına özenmiş bir şekilde "yerinde görelim mi?" hevesiyle başladığımız yeni sezonun ilk maçı bittiğinde, tribünde bu kez babaannemi düşündüm. Rahmetli her kötü haber aldığında, her üzüldüğünde "öleydim de bugünleri görmeyeydim" derdi. Sanırım futboldan anlasa ve hayatta olsa bu lafı dün de ederdi.

Bir futbol maçının bitiş düdüğünden sonra başını iki elinin arasına almış bir taraftar görürseniz o adam kesinlikle Beşiktaşlıdır zaten. Çünkü bizde herkesin maç sonrası reaksiyonu kendine göredir. Takım maç kaybettiğinde Beşiktaşlı'nın hayatı bir sonraki maça kadar çekilmez hale gelir. Oysa Fenerbahçe kaybettiğinde taraftar, alınması gereken büyük yıldızları konuşur. Galatasaray yenildiğinde mevzu döner dolaşır, bizim UEFA kupamız var olayına gelir. Trabzon yenildiğinde de taraftar birini vurup ya da görevinden alıp sakinleşir. Ama Beşiktaşlı kendine eder. Beşiktaş'ı kötü gördüğü her an, ömründen biraz daha ömür gider. Dünün 24 saatinin arasına da bir on sene sıkışmış meğer.

Eskişehirspor karşısındaki Beşiktaş, düşmüş ama bunu belli etmek istemeyen bir eski kahraman gibiydi. Ayağından kurşun yemiş ve bir daha aksamadan yürüyemeyecek olan eski bir kabadayı gibi... Sesi çatallaşmış, istediği seslere basamayan büyük bir sahne yıldızı gibi... Pençelerini kendisi ve kendiliğinden sökmüş bir Kartal gibi. Zaten bizi skordan daha fazla üzen ve umutsuzluğa sevk eden de budur. Beşiktaş maç kaybedebilir, Beşiktaş kötü de oynayabilir ama Beşiktaş bu kadar ruhsuz olamaz. Üstelik bir avuç da olsa taraftarıyla buluştuğu ilk maçta.

Beşiktaş'ın bu tükenmişliğini "tüketim toplumu olma" hastalığının Beşiktaşlılığa da sirayet etmesine bağlayabiliriz. Taraftarın gözüne hoş gelmek, şirin gözükmek için alınan yıldızlar ve onlarla kurulan FIFA 2011 kadrosu ile ancak bu kadar olurdu. Ben sahaya çıkan iki takımdan öncelikle kimin daha çok istediğine bakarım ve ilk golü daha atılmadan o takıma yazarım. Nitekim skor tabelasına da yansıdı bu durum. Eskişehir tek farkla kazandı, istek...

Taktiksel mevzuata gelince; sağ bek konusuna hiç girmiyorum, çıkamam çünkü. Fakat sağ ve sol açık oynamasını beklediğimiz Q7 - Simao sıkça içeri kaçınca, hatta daha direkt ifadeyle futboldan kaçınca sahadaki 1,5 beki üzerine oyun kuran bir takım oldu Beşiktaş. Evet, bekler üzerinden ofansif planınızı uygulayabilirsiniz ama o bekler Cafu - Carlos olursa. (Ya da Türkiye Ligi şartlarında en azından Gökhan Gönül...)

Daha büyük hayal kırıklığını Carvalhal'in üçlü orta saha tertibinde yaşadım. 4-1-2-3 diyebileceğim bir düzene oturtmaya çalışmıştı Beşiktaş'ı. Fakat olmadı görüldüğü gibi. Defansa en yakın orta saha oynayan Fernandes, aslında mevcut orta saha oyuncuları içinde en hücuma yatkın olanı idi. Keza Veli Kavlak iç değil, kanat oyuncusu olarak geldi diye biliyorduk Beşiktaş'a. Ve bu iki çarpıklığın arasında sönüp giden, Beşiktaş'ın aslında en büyük değeri Necip de çaresizdi kuşkusuz. Tüm bunlar olurken Ernst'in gözümün önünde 90 dk ısınması Beşiktaşlı kimliğimi de geçtim, futbolsever olarak içimi sızlattı. Oysa sahada 5 yabancı varken Hilbert sağ beke çekilse ya da Fernandes'in yerine Ernst, Veli'nin yerine Fernandes geçse daha oturmuş bir takım izleyebilirdik. Beşiktaş dün bir ezberi varsa eğer, bozmuştu. Ve yenildiğimiz için bunu söylemiyorum ama Beşiktaş sahada üç pas yapamazken Guti'nin İstanbul'da olması da ayrı bir trajedik durumdu.

Carvalhal Eskişehirspor'u incelemeden böyle bir takım çıkardıysa eğer, hafif bir suç olmamasına karşın dünkü futbolu hoca dersini çalışmamış diyerek izah edebiliriz. Fakat Eskişehirspor'u etüt edip de bu tertibi sahaya çıkarmışsa kendisinin yetersiz olduğunu üzülerek kabul etmeliyiz. Zira Guti'yi İstanbul'da bıraktığında takdir ettiğim otoritesini de Quaresma'yı 90 dk oyunda tutup da Pektemek'i Veli'nin yerine alıp orta sahayı iyiden iyiye Eskişehir'e teslim ederek yalancı çıkardı Mösyö Carlos. Bir diğer eksisi de iki izbandut stoper ve Ivesa arasına Almeida'yı tek başına atıp, uzun toplarla gol kovalamasıydı. Bu haliyle Beşiktaş, rakibi oynatmayıp orta sahayı kalabalık tutarak ilerdeki yetenekli oyuncularının ayağına bakan İstanbul B.B takımının başarısız bir kopyasıydı. 86'da gelen Edu değişikliği ise acı bir gülümsemeye yol açtı. Olmasa daha iyiydi, o derece. Beşiktaşkenar yönetiminin neden maç 1-1 iken değil de yenik duruma düşünce ve çok az süre kaldığında cesaretlendiğini anlamakta hep zorluk çekerim zaten. Bu yalnızca Carvalhal'e özgü bir durum da değil. Schuster hariç tüm Beşiktaş hocalarında ezberlediğimiz bir durumdu. Schuster ise Almeida - Ernst son dakika değişikliğiyle daha farklı kafa bulmuştu zamanında.

Kağıt üzerinde on numara kadrosu olan Beşiktaş tat vermedi nitekim. Oysa eskiden böyle değildi. Adını sanıknı duymadığımız adamlar Beşiktaş'a gelirdi ve biz heyecan duyardık. Yenilgiye alışmamış ve alıştırılmamıştık. Her maçı kesin alırız diyemezdik ama yenildiğimiz bir maç sonu belliydi de demezdik. Bu yüzdendir ki ben, ne idüğü belirsiz topçuların ıslattığı Beşiktaş formasını özledim. Abilerin takıma baklava götürmesini, Sellami'yi, Del Solar'ı, Murat Alaçayır'ı ve hatta yere düşecekken top kaval kemiğine çarparak gol olan Nartallo'yu özledim Simao - Quaresma - Almeida'nın olduğu yerde. Peki manyak mıyım? Hayır. Aksine hiç bu kadar akıllı olmamıştım.

Son sözüm de başkana olsun. Sayın başkan; ben artık sizi maç ertesi "Demirören çıldırdı" haberleri ile görmek istemiyorum. Bu durum biraz daha devam ederse siz beni "Demirören çıldırttı" şeklinde bir haberle gazetelerde görebileceksiniz çünkü. Takım yenildiği zaman bağırıp çağırmak, taraftar istedi - camia istedi demeye benzemez. İnsanları decoder almaya teşvik edesiye kadar bir sağ, bir sol bek, bir de forvet arkası alıverin şu takıma. Ya da kendinizi çok sevdirmeden gidin.

Sonu belki biraz sert oldu ama, onu da zorlu yolculuğun sinirine verin. Eskişehir - Ankara arasını 7 saatte gelmiş, otobüsü 3 defa yolda kalmış, sesini Eskişehir'de bırakmış, takımı yenilmiş bir adamım ben. Bir ara otobüs üçüncüye teklediğinde arabayı Carvalhal'in kullandığından şüphe edecek kadar da Beşiktaşla bozdum kafayı üstelik.

Haftaya bitik Ankaragücü'ne 5 atarsak da bugünü unutmamamız dileğiyle...

4 Eylül 2011 Pazar

Halkın Takımı Beşiktaş

Gerek camia yapısından, gerek taraftar profilinin toplumsal olaylara yönelik duruşundan, yine taraftar profilinin ekonomik olarak "orta direk" tabir edilen kesime olan yakınlığından dolayı Beşiktaş'a bildik bileli "Halkın Takımı" denir ve bu durum biz Beşiktaşlılar için fazlasıyla övünç kaynağıdır. Her ne kadar Demirören yönetimi ile birlikte bu düsturdan koşar adım uzaklaşsak da Beşiktaş'ı halkın takımı kılan ve hiç değişmeyecek olan birtakım veriler de bulunmaktadır. İşte güzel yurdum Türkiye ile Beşiktaş arasındaki birebir benzerlikler:

1-                 Türkiye Atatürk'ten sonra Tansu Çiller gibi liderler gördü, Beşiktaş Seba’dan sonra Demirören’i.
2-                 Türkiye’nin IMF’ye olan dış borcu bitmez, Beşiktaş’ın Demirören’e olan iç borcu.
3-                 Türkiye dış ülkeden geçici bakan ithal eder, Beşiktaş teknik direktör.
4-                 Ben kendimi bildim bileli Türkiye’de de sol yetersizdir, Beşiktaş’ta da.
5-                 Yine ben kendimi bildim bileli Türkiye’nin de mali durumu kötüdür Beşiktaş’ın da.
6-                 Türkiye’de hayat pahalıdır, Beşiktaş’ta kombine forma.
7-                 Türkiye’de paran yoksa hastaneye bile almazlar, Beşiktaş’ta (artık) tribüne.
8-                 Türkiye’de her yer iktidar yandaşlarının işgalindedir, Beşiktaş’ta da durum artık böyledir.
9-                 Türkiye de kendi değerlerinin kıymetini bilmez, Beşiktaş da.
10-             Türkiye’de terör bitmez, Beşiktaş’ta iç çatışma.
11-             Türkiye’de de muhalefet mekanizması çalışmamaktadır, Beşiktaş’ta da.
12-             Çiğköfte, Adana Kebap, Alinazik, Karnıyarık, Ciğer Şiş Türk mutfağının eseridir. Aynı Türk mutfağının kabak tatlısı, pırasa, börülce gibi lezzetlere ev sahipliği yapması kaderin cilvesidir. Aynı şekilde Necip, Sergen, Nihat gibi lezzetler sunabilen Beşiktaş mutfağında Yasin, İbrahim Kaş, Mehmet Sedef gibi isimler görmüş olmak da başlı başına bir trajedidir.
13-             Aynı trajedi kültürel alana da sirayet etmiştir. Yılmaz Özdil de, Ayşe Özyılmazel de aynı memleket için yazabilme yetisine sahip olmuşken bu durum Beşiktaş’a da sıçramış, Vedat Okyar, Kazım Kanat gibi üstatlar da, Kaya Çilingiroğlu, Vahe Kılıçarslan gibi adlarına kartvizit bastırsam ne yazdıracağımı bilemediğim insanlar da aynı Beşiktaş’ı yazmıştır, ne acı.
14-             Trajedi vol.3… Türkiye’de İbrahim Tatlıses de Nihat Doğan da aynı mesleği icra ederken, Beşiktaş tarihinde Metin Tekin’in de, Youla’nın da adı “golcü” diye geçmektedir. Daha acısı, örnekler çoğaltılabilir. (Feyyaz Uçar – Nobre, İlhan Mansız – Veysel Cihan, Pascal Nouma – Nartallo Osvaldo, Amokachi – Ohen vb.)
15-             Türkiye’de de, Beşiktaş’ta da iktidar verdiği sözleri genellikle tutmaz.
16-             Türkiye’de de, Beşiktaş’ta da seçim dönemi insanlar her şeyin çok güzel olacağına inandırılır.
17-             Türkiye’de konser, sinema vs. etkinlikler ağaç tepesinde ya da bina balkonunda izlenir, Beşiktaş’ta maç keyfi Beleştepe’de yaşanır.
18-             Türk ordusunun da, Beşiktaş’ın da kurmaylarının önemli bir kısmı an itibarı ile tasfiye edilmiştir.
19-             Gelinen vaziyetten dolayı Türkiye Atatürk’e, Beşiktaş Baba Hakkı’ya bir özür borçludur.
20-             Türkiye’de Fatih Terim, Oğuz Çetin gibi çakma imparatorlar mevcuttur. Keza bunun karşılığı Beşiktaş’ta Sinan Engin’dir. Fakat unutulmamalıdır ki; İmparator denince akla, her an onun adı gelir: İbo – İbo – İbo (reklamlar)
21-             Pascal’ın (sonradan Serdar Özkan giyse de onu s.ktir et) forma numarası ile bitirmek istedim, yoksa sayfalarca sürecek bu yazı…) Türkiye de, Beşiktaş da tüm bunlara rağmen çok güzeldir, candır, candan ötedir, uğruna ölünür.


Somali, Aguero, Tigana, Beşiktaş, Can Baba'nın Şarabı...

Hem blog'un boş görünmemesi, hem de inceden Beşiktaş muhabbetine başlayabilme amaçlı Forza'dan araklanmış olan son yazım...

İnsana yeryüzündeki herşeye sahip olabilmek gibi bir ayrıcalık verilmemiştir.
Maddi olarak her istediğini elde edebilecek güce sahip bir insan dahi manevi yönden eksiklik yaşar, boşluk hisseder.
Hayatta hiçbir zaman hiçbirşeyin tam olamayacağını görür.
İşte tam bu noktada, insanı evrendeki tüm organizmalardan ayıran akıl mekanizması devreye girer.
Bu mekanizma insana hayatını kendi istekleri doğrultusunda şekillendirme fırsatı verir.
İnsanın yaşam kalitesini ise aklıyla yöneldiği tercihler belirler.

***

Her tercihin tercih eden açısından diğer alternatiflere göre bir cezbedici yanı vardır.
Biz bize muhabbetlerde bu duruma "tav olmak" denir.
Tercih edilen bir aşksa, seven sevdiğine Mecnun'un Leyla'ya baktığı gözle bakar.
Duyduğu aşktan ise aşıklıktan başka bir beklentisi yoktur, işin gönül tarafıyla daha ilgilidir.

***

Biz Beşiktaş'ı sevenlere insanlar bir garip gözle bakarlar.
Çünkü tuttuğu takımı haftada doksan dakikadan ibaret gören tayfanın raconuna terstir hikayemiz.
Takımının radyolarda istek misali çalınan o meşhur marşının iki dizesini ezberleyerek taraftarlık taslayıp kalecisini sorduklarında google'a yazanlara inat,
Beşiktaşlının hayatı Beşiktaş'tır.
Üstelik Beşiktaş yıllarca ezilmiş, hakkı yenmiş, ülke sınırları içerisinde üçüncü büyük intibası yaratılmış bir takımdır.
Fenerbahçe-Galatasaray rekabeti dünya derbisi diye allanıp pullanırken Beşiktaş bu rekabetin haricinde ve gölgesinde gösterilir.
Hatta futbol tartışılan bir ortamda Fenerbahçeli ile Galatasaraylı birbirini yerken Beşiktaşlı onları izler, beşer, şaşar, güler.
Mevzuya ağırlığını koymaması, söyleyecek sözü olmamasından değil, kendisini Beşiktaşlıdan başka anlayacak bir düzenin bulunmamasındandır.

***

Peki aklıyla, gönlüyle Beşiktaş'ı tercih edenler deli midir?
Dünya derbisi geyiğinde taraf olmak, her sene her yolu deneyerek şampiyonluk ya da kupalar almak dururken,
Neden sürekli sırtından hançerlenen ve gölgelenen Beşiktaş'ı seçmiş ve neden kendini materyalizmin kollarına bırakmamıştır?
Neden Beşiktaşlı çocuklar arkadaşlarının kendilerine hava atmaları pahasına hala Beşiktaş'ı tercih etmektedirler?
Beşiktaş neden bir "tercihtir" kendisine benzer bir alternatif bile kalmayan bu düzende?
Neden boğaza nazır lüks lokantalarda çatal bıçakla balık yemek yerine salaş bir taburede olta lüferi ve rakıya tav olunur?
Makyajı bol, kumaşı az ablalar, kabarık hesaplar, karaktersiz ama yıldız topçular, afisi bol ama şerefi az puanlar ve kupalar;
Neden hitap etmez bize?
Futboldaki üç puanlık sisteme tam puanlık bir kroşe vurma dürtüsü ruhumuza hangi deliliğin bir armağanıdır?
Tüm bunlara rağmen Beşiktaş diyenleri anlayabilmek için, Beşiktaşlının yüreğinde yatanı dikizlemek gerekir.

***

Sistemin Beşiktaş'ı ikinci plana atma çabasına, sisteme muhalefet ederek cevap verir Beşiktaşlı.
Düzen dedikleri çıkmaz sokağın yutabildiği her nesne ve oluşumdan daha dirayetlidir.
Onun olmayacak, onlardan olmayacak ve onlara benzemeyecektir.
Bir itirazı varsa boşuna değildir, bir isyanı varsa sapına kadar gerçektir.
Sermaye karşısında işçiyi 1-0 öne geçiren golü de Beşiktaş taraftarı atar,
Endüstriyel futbola karşı Necip'i, Muhammed'i de Beşiktaş taraftarı alkışa tutar.
Kendisinden olmayanı, mevcutta ya da güçte daha az olanı harcama temalı yaşanan hayatlarda,
Bir aslan sürüsünün tek başına su içen bir ceylanı harcadığı National Geograpich özentisi kaypak zaferler dünyasında,
Beşiktaşlı, tek başına kurdun ağzından lokmasını korkmadan çekebilen kartaldır.
Çünkü helal lokmanın yeri kurtlar sofrası değildir, olmamalıdır.
Beşiktaşlının kitabında insanlar gücüne, parasına, ırkına, rengine göre yargılanmaz.
Dünya için ifade ettikleri değerle ölçülürler.
Dünya dediysek, bu dünya için değil, çocuklara bırakmayı hayal ettiğimiz dünya için değerli olabilmek önemlidir.
İşte bu yüzden İspanya'da Eto'o hedef alınarak yapılan ırkçı tezahüratın tasası bize düşer.
Bu yüzden Çernobil'e bir futbol maçı vasıtasıyla gider yapma gereği duyarız.
İşleyen düzenden bir cacık anlamadığımız için devrim türküleri söyleriz, hayalperestlikten değil.
Devrim derken siyasi bir derdimiz de yoktur, bizimkisi bir çeşit kafa tutuştur.
Sahaya giren baykuşa çivili kramponla vurup öldürmeyiz, bir martıyı tutar kanadından ve incitmeden maçı izleyebileceği bir yere alırız.
Önce vapurda simit atıp sonra canına kıymayız, kaşık ucuyla verip kepçeyle geri almayız.

***

Sözün özü, bu hayatta bir kısa çöptür Beşiktaş.
Uzun çöpten elbet bir gün hakkını alması beklenen,
Ve dünyanın kendisiyle en alakasız coğrafyasında barınan güçsüz bir kısa çöpe dahi umut olabilecek bir güçtür.
Bir gün bir hakkı yenen, bir ezilen, bir dışlanan "Bak Beşiktaş başardı, biz de başarabiliriz." dediğinde,
O gün bir Hakkı Yeten topu yine ağlara yollayacaktır.

***

Farklı ya da sıradışı olabilmek için sergilenen bir tutum değildir Beşiktaşlılık.
Beşiktaşlının davası, Beşiktaşlı olduğu için bu kurt kapanına çanak tutmayarak ezber bozmaktır.
Endüstriyelliğin futbolu sollayarak hayatın bütününe metastaz yoluyla nüfus edişine, kurduğu son barikatla tedavi umudu olabilmektir.
Dünya üzerinde istediği futbolcuyu istediği an parasını basıp almaktansa,
Beşiktaş formasını üzerinde görmek istediği futbolcunun gelip gelmeyeceğine dair papatya falları bakıp nöbet tutabilmektir.
Herhangi bir zenginlikten çok hayattaki dik duruşu önemser Beşiktaşlı.
Manchester City deplasman otobüsünde Aguero, PSG taraftar forumlarında Pastore konuşuluyor olabilir.
Şu anki süreçte Kobe Bryant'ın emaneten gelme ihtimalinden gelip geçici bir uslupla bahsediyorsak da,
Bizim otobüsteki esas konumuz hala sayısaldan vurulan ikramiyenin kallavi bir miktarıyla Afrika'ya kaç ekmek alabileceğimizin hesabıdır.
Tigana'ya J'Taime diye bağırdıysa bu tribün, aldığı sonuçlardan değil, uzattığı ellerden dolayıdır.
Aguero, Pastore, Kobe ya da bir başkasının ederinin Somali'nin açlığını tarihten silebileceği düzende,
Beşiktaşlının gönül tabelasında Hayat 1-0 Futbol yazar.
Tabi taraftarın bu tutumunun Beşiktaş adına karar verenler düzeyine de yansıması en büyük dileğimizdir.
Bir Kapalı Üst kombine fiyatıyla kaç annenin feryadı dinebilir?
Bir forma fiyatına kaç çıplak çocuk giydirilebilir?
En vahimi de bu durum böyle giderse daha fazla kazanmak zorunda olan kaç insan daha onların hakkını da yiyecektir?
Daha fazla şeye sahip olmak, bunun için daha fazla kazanmak, daha fazla kazanmak için daha çok kişinin lokmasına el atmak,
Bu bize göre değildir.
Kombine ve forma satışlarının azlığından şikayet edilecekse, bu sadece taraftarın suçu da değildir.
Lakin eğer bu tevazudan gideceksek isteklere de gem vurmamız gerekir. Kobelenmeyi istemenin sonu Lubeleşmek olabilir.

***

Beşiktaş'ın bu şike davasından aklanacağı hususunda, tam da anlattığım bu sebeplerden ötürü umutluyum.
Futbolu bu hale getirenler, dünyayı bu hale getirip futbolu dünyaya uyduranlardır.
Futbolda kazanma ihtirasına futboldan kazanma fırsatçılığını ekleyenler kümesinde Beşiktaşlı bir elemanın bulunması olanaksızdır.
Çünkü başından beri bu kokuşmuş düzenin tam karşısında duran Beşiktaş, şimdi bu oyunun bir parçası olamaz.
Beşiktaş kazanmak için her yolu mübah saymaz. Derdi maç ya da para kazanmak değil, hak kazanmaktır.
Sayısaldan vuran parayı Afrika'ya havale etmesi de bundandır.
Hayatın çarkına bir çalım daha atabilmek, sonrasında hakkaniyete atılan adrese teslim bir pas.
Vurkaç ve kırbaca gerek kalmadan temiz bir gol vuruşu...

Sonra o Beşiktaşlı Sayısal talihlisi, karnı doyabilen Afrikalı çocukları düşünür, keyiflenip cila atmak ister.
Büfeye çok borçlanmıştır, bir otuzbeşlik daha yazdıramayacaktır.
Elini cebine atar, birkaç bozukluğa ulaşır.
Cebindeki parayla alabileceği ise;
Can Baba'nın yarım kalan şarabıdır...

***

Çarpılmazsak yeni sezonda da Beşiktaş çatısı altında buluşmak üzere.
Allah çarpsın çok seviyorum Beşiktaş'ı.
Eyvallah...

Selam Olsun...

Birşeyler karalamaya çalışacağımız bu kelam teknesinin iki isim babası vardır.

1- Onur Tural
2- Ali Ece

Bol miktarda Beşiktaş, futbol, rakı, balık, baba şarkılar, güzel insanlar sohbeti bulabileceğiniz bu mekanda ilk selam da ilk kelam da onlara yakışırdı.
Kardeş blog bubunecikbu'ya ve iki güzel insana selam olsun.
Vira Bismillah.